Onüçüncü Söz | Risale-i Nur Onüçüncü 13. Söz

Sitemiz Hergün Güncellenmektedir ! By Karatutku

Bu Reklam Günde Birkez Görüntülenir.Reklamı Kapat

Onüçüncü Söz | Risale-i Nur Onüçüncü 13. Söz

ONÜÇÜNCÜ SÖZ

Kur’an-ı Hakîm ile felsefe ulûmunun mahsûl-ü hikmetlerini, ders-i ibretlerini, derece-i ilimlerini muvazene etmek istersen; şu gelecek sözlere dikkat et!

İşte Kur’an-ı Mu’ciz-ül-Beyân’ın bütün kâinattaki âdiyat nâmıyla yâdolunan, hârikulâde ve birer mu’cize-i kudret olan mevcûdât üstündeki âdet ve ülfet perdesini keskin beyânâtıyla yırtıp, o hakaik-i acîbeyi zîşuura açıp, nazar-ı ibretlerini celbedip, ukûle tükenmez bir hazine-i ulûm açar.

Felsefe hikmeti ise, bütün hârikulâde olan mu’cizât-ı kudreti, âdet perdesi içinde saklayıp, câhilâne ve lâkaydâne üstünde geçer. Yalnız hârikulâdelikten düşen ve intizâm-ı hilkatten hurûc eden ve kemâl-i fıtrattan sukut eden nâdir ferdleri nazar-ı dikkate arzeder, onları birer ibretli hikmet diye zîşuura takdim eder. Meselâ: En câmi’ bir mu’cize-i kudret olan insânın hilkatini âdi deyip lâkaydlıkla bakar. Fakat insânın kemâl-i hilkatinden hurûc etmiş, üç ayaklı yahut iki başlı bir insânı bir velvele-i istiğrabla nazar-ı ibrete teşhir eder. Meselâ: En lâtif ve umumî bir mu’cize-i rahmet olan bütün yavruların hazine-i gaybdan muntâzam iâşelerini âdi görüp, küfran perdesini üstüne çeker.

Fakat, intizâmdan şüzuz etmiş, kabilesinden cüda olmuş, yalnız olarak gurbete düşmüş, denizin altında olan bir böceğin bir yeşil yaprakla iaşesini görür, ondan tecelli eden lütuf ve keremle hazır balıkçıları ağlatmak ister (Hâşiye). İşte Kur’an-ı Kerim’in ilim ve hikmet ve mârifet-i İlâhiyye cihetiyle servet ve gınâsı; ve felsefenin ilim ve ibret ve mârifet-i Sâni’ cihetindeki fakr ve iflâsını gör, ibret al!

İşte bu sırdandır ki: Kur’an-ı Hakîm, nihayetsiz parlak, yüksek hakîkatları câmi’ olduğundan, şiirin hayâlâtından müstağnidir. Evet, Kur’an-ı Mu’ciz-ül-Beyân’ın i’câz derecesindeki kemâl-i nizâm ve intizâmı ve kitab-ı kâinattaki intizâmât-ı san’atı, muntâzam üslûblarıyla tefsir ettikleri halde; manzum olmadığının diğer bir sebebi de budur ki: Âyetlerinin herbir necmi, vezin kaydı altına girmeyip tâ ekser âyetlere bir nevi merkez olsun ve kardeşi olsun ve mâbeynlerinde mevcûd münâsebet-i mânevîyyeye rabıta olmak için, o dâire-i muhita içindeki âyetlere birer hatt-ı münasebet teşkil etsin. Güya serbest herbir âyetin, ekser âyetlere bakar birer gözü, müteveccih birer yüzü var. Kur’an içinde binler Kur’an bulunur ki, herbir meşreb sahibine birisini verir. Nasılki, Yirmibeşinci Söz’de beyân edildiği gibi; Sûre-i İhlâs içinde otuzaltı Sûre-i İhlâs mikdarınca herbiri zilecniha olan altı cümlenin terkibatından müteşekkil bir hazine-i ilm-i tevhid bulunur ve tazammun ediyor. Evet, nasılki semâda olan intizâmsız yıldızların sûreten adem-i intizâmı cihetiyle herbir yıldız, kayıd altına girmeyip herbirisi ekser yıldızlara bir nevi merkez olarak daire-i muhîtasındaki -birer birer- herbir yıldıza mevcûdat beynindeki nisbet-i hafiyyeye işaret olarak birer hatt-ı münasebet uzatıyor. Güya herbir tek yıldız, necm-i âyet gibi umum yıldızlara bakar birer gözü, müteveccih birer yüzü vardır. İşte intizâmsızlık içinde kemâl-i intizâmı gör, ibret al!

’nün bir sırrını bil! Hem âyet-i

sırrını da bununla anla ki: Şiirin şe’ni; küçük ve sönük hakîkatları, büyük ve parlak hayallerle süslendirip beğendirmek ister. Halbuki Kur’anın hakîkatları; o kadar büyük, âlî, parlak ve revnakdardır ki, en büyük ve parlak hayal, o hakîkatlara nisbet edilse; gayet küçük ve sönük kalır. Meselâ:


Haşiye: Amerika’da aynen bu vâkıa olmuştur.

gibi hadsiz hakîkatları buna şahiddir. Kur’anın herbir âyeti, birer necm-i sâkıb gibi, i’câz ve hidâyet nurunu neşr ile küfrün zulümâtını nasıl dağıttığını görmek, zevketmek istersen; kendini o asr-ı câhiliyyette ve o sahrâ-yı bedeviyyette farzet ki, herşey zulmet-i cehil ve gaflet altında perde-i cümûd ve tabiata sarılmış olduğu bir anda, birden Kur’anın lisan-ı ulviyyesinden

gibi âyetleri işit, bak. O ölmüş veya yatmış mevcûdât âlem

sadasıyla işitenlerin zihninde nasıl diriliyorlar, hüşyar oluyorlar, kıyam edip zikrediyorlar. Hem o karanlık gökyüzünde birer câmid ateşpâre olan yıldızlar ve yerdeki perişan mahlûkât,

sayhasıyla işitenlerin nazarında; gökyüzü bir ağız, bütün yıldızlar birer kelime-i hikmet-nümâ, birer nur-u hakîkat-edâ; ve arz bir kafa; berr ve bahr birer lisan; ve bütün hayvanat ve nebâtat birer kelime-i tesbih-feşan sûretinde arz-ı dîdar eder. Yoksa bu zamandan tâ o zamânâ bakmakla, mezkûr zevkin dekaikını göremezsin. Evet, o zamandan beri nurunu neşreden ve mürur-u zaman ile ulûm-u müteârife hükmüne geçen ve sâir neyyirat-ı İslâmiyye ile parlayan ve Kur’anın güneşiyle gündüz rengini alan bir vaziyet ile yahut sathî ve basit bir perde-i ülfet ile baksan, elbette herbir âyetin ne kadar tatlı bir zemzeme-i i’câz içinde ne çeşit zulümatı dağıttığını hakkıyla göremezsin ve bir çok enva’-ı i’câzı içinde bu nev-i i’câzını zevk edemezsin. Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyân’ın en yüksek bir derece-i i’câzına bakmak istersen, şu temsili dinle, bak. Şöyle ki:

Gayet yüksek ve garib ve gayetle yayılmış acib bir ağaç farzedelim ki; o ağaç bir perde-i gayb altında, bir tabaka-i mestûriyyet içinde saklanmış. Mâlûmdur ki: Bir ağacın, insânın a’zaları gibi; onun dalları, meyveleri, yaprakları, çiçekleri gibi bütün uzuvları arasında bir münasebet, bir tenâsüb, bir muvâzenet lâzımdır. Her bir cüz’ü, o ağacın mâhiyetine göre bir şekil alır, bir sûret verilir.

İşte, hiç görünmeyen (ve hâlen görünmüyor) o ağaca dair biri çıksa, bir perde üstünde onun a’zâsına mukabil birer resim çekse, birer hudud çizse, dalından meyveye, meyveden yaprağa, bir tenâsüble bir sûret tersim etse ve birbirinden nihayetsiz uzak mebde’ ve müntehasının ortasında uzuvlarının aynı şekil ve sûretini gösterecek muvafık tersimatla doldursa; elbette şüphe kalmaz ki, o ressam o gaybî ağacı gayb-âşina nazarıyla görür, ihâta eder, sonra tasvir eder.

Aynen onun gibi, Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyân’ın dahi, hakîkat-ı mümkinata dair (ki o hakîkat; dünyanın ibtidasından tut, tâ âhiretin en nihayetine kadar uzanmış ve ferşten arşa ve zerreden şemse kadar yayılmış olan şecere-i hilkatin hakîkatına dair) beyânât-ı Furkaniyyesi, o kadar tenâsübü muhafaza etmiş ve herbir uzva ve meyveye lâyık birer sûret vermiştir ki; bütün muhakkikler, nihayet-i tahkikinde, Kur’anın tasvirine “Mâşâallah, Bârekâllah” deyip, “Tılsım-ı kâinatı ve muammayı hilkatı keşf ve fetheden yalnız sensin ey Kur’an-ı Hakîm!” demişler. -temsilde kusur yok- esmâ ve sıfât-ı İlâhiyyeyi, şuun ve ef’âl-i Rabbâniyyeyi, bir şecere-i tûba-i nur hükmünde temsil edelim ki; o şecere-i nuranîyyenin daire-i âzameti, ezelden ebede uzanıp gidiyor. Hudud-u kibriyâsı, gayr-ı mütenahî fezâ-yı ıtlakta yayılıp îhatâ ediyor. Hudud-u icraatı,

hududundan tut tâ

hududuna kadar uzanmış o hakîkat-ı nuranîyyeyi; bütün dal ve budaklarıyla, gayât ve meyveleriyle o kadar tenâsüble ve birbirine uygun, birbirine lâyık, birbirini kırmayacak, birbirinin hükmünü bozmayacak, birbirinden tevahhuş etmeyecek bir sûrette o hakaik-i esmâ ve sıfâtı ve şuun ve ef’âli beyân etmiştir ki, bütün ehl-i keşf ve hakîkat ve daire-i melekûtta cevelan eden bütün ashâb-ı irfan ve hikmet, o Beyânât-ı Furkaniyyeye karşı “Sübhânallah” deyip, “Ne kadar doğru, ne kadar mutabık, ne kadar güzel, ne kadar lâyık” diyerek tasdik ediyorlar.

Meselâ: Bütün daire-i imkân ve daire-i vücûba bakan, hem o iki şecere-i azîmenin bir tek dalı hükmünde olan îmanın erkân-ı sittesi ve o erkânın bütün dal ve budakları, tâ en ince meyve ve çiçekler aralarında o kadar bir tenâsüb gözetilerek tasvir eder ve o derece bir muvazenet sûretinde târif eder ve o mertebe bir tenâsüb tarzında izhar eder ki, akl-ı beşer idrâkinden âciz ve hüsnüne hayran kalır. Ve o îmân dalının bir budağı hükmünde olan İslâmiyyet’in erkân-ı hamsesi aralarında ve o erkânın tâ en ince teferruatı ve en küçük âdâbı ve en uzak gâyâtı ve en derin hikemîyyâtı ve en cüz’î semeratına varıncaya kadar aralarında hüsn-ü tenâsüb ve kemâl-i münasebet ve tam bir muvazenet muhafaza edildiğine delil: O Kur’an-ı câmiin nusus ve vücuhundan ve îşârat ve rumuzundan çıkan Şeriat-ı Kübrâ-yı İslâmiyyenin kemâl-i intizâmı ve muvazeneti ve hüsn-ü tenâsübü ve resaneti; cerhedilmez bir şahîd-i âdil, şüphe getirmez bir bürhân-ı katı’dır. Demek oluyor ki; beyânât-ı Kur’aniyye, beşerin ilm-i cüz’îsine, bâhusus bir ümmînin ilmine müstenid olamaz. Belki bir ilm-i muhita istinad ediyor ve cemi’ eşyayı birden görebilir, ezel ebed ortasında bütün hakaikı bir anda müşahede eder bir Zâtın kelâmıdır.

bu hakîkata işaret eder.

* * *

 

| Diğer İçerikler İçin Aşşağıdaki Bağlantıya Tıklayın |
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=